Türkiye’de olanları açıklamakta giderek yetersiz kalan bazı aydınlarımız, gördükleri karşısında ya saçmalıyor, ya da sessiz kalmayı tercih ediyor. Aslında batı merkezli klasik bir sosyal bilimler eğitimi almış bir entelektüel için bu olanlar pek de kavranılası şeyler değil. İki örnek verelim:
Türkiye’de olanları açıklamakta giderek yetersiz kalan bazı aydınlarımız, gördükleri karşısında ya saçmalıyor, ya da sessiz kalmayı tercih ediyor. Aslında batı merkezli klasik bir sosyal bilimler eğitimi almış bir entelektüel için bu olanlar pek de kavranılası şeyler değil. İki örnek verelim:
Birinci örnek, 14 Nisan Tandoğan Mitingi’nde Reuters muhabirine demeç veren sevgili Dudu Kuran bacımız. Neden burada olduğu ve niçin endişelendiğini soran muhabire şu yanıtı veriyor:
“Allah bizi şeriattan korusun evladım!”
Herhalde Reuters o muhabiri bilahare emekli etmiştir, “Bu gördüğün sana ömrünün geri kalanı boyunca yeter” diye!
İkinci örnek 29 Nisan Çağlayan meydanından: yaklaşık bir milyon kişi demokrasi ve laiklik adına yürüyüş yapıyor. Al bayraklar sel olmuş akarken, faşizmden ve askeri rejimlerden çok çekmiş sanatçı ve aydınlar da meydanda, Bulutsuzluk Özlemi “Acil Demokrasi” çalıyor ve hep bir ağızdan atılan sloganlardan biri:
“Orduya uzanan eller kırılsın!”
Tabii bunu gören liberal aydınlarımız hemen yaftayı yapıştıryor:
“Türk faşizmi!”
Müsadenizle ömr-ü hayatımda birkaç siyasal eylem ve gösteri gördüm. Her türden siyasal akımın her cins temsilcisini de tanıdım. Dün Çağlayan’daydım ve liberal aydınlarımızın bahsettiği faşistleri orada göremedim. Gördüğüm, örgütsüz kentli Türk orta ve ortanın üstü sınıfından aydınlık yüzlü bir sürü insandı. Eğer Türkiye’nin faşistleri böyle olsalardı, inanın biz çoktan aya adam göndermiştik, kişi başı milli gelirimiz de otuz bin doları geçmişti!
Peki, neler oluyor?
Ben cevabın, Türkiye’nin ezeli ve ebedi “çifte kavrulmuşluk” halinde yattığını düşünüyorum. Şöyle ki:
Türkiye’de küreselleşmeci güçler, bir değil, iki değil, üç plan birden uyguluyorlar.
Birinci plan, ekonomik entegrasyon. “Ananı da al, özelleştir!” olarak özetlenebilecek bu plan, Arjantin’in 1990’lar boyunca uyguladığı IMF reçeteli yağma düzeninin bir benzeri (Doğan görünümlü Şahin de denilebilir). Ülkenin stratejik kamu varlıkları, tüketim, ithalat ve borca dayalı, istihdam yaratmayan bir suni büyümenin finansmanı için satılıyor. Bu satışlar yoluyla ülkeye giren para, borç ve bütçe açığı için harcanırken, bu modelin çığırtkanları yüzsüzce “bakın yabancı sermaye girişi büyümeyi nasıl arttırdı!” diyebiliyorlar. Tekstil başta olmak üzere ulusal sanayinin tüm rekabet olanakları ortadan kaldırılıyor. Küresel sermaye karşısında savunmasız kalan yerel sermaye, ya satmak, ya kapatmak, ya da yabancı ortak bulmak seçenekleriyle karşı karşıya. Yerel tarım ve hayvancılık bitirilirken, istihdam yaratmayan büyümenin etkisiyle şehirlerde artık “sosyal merdivende ileriye gidemeyen kronik bir yoksullar topluluğu” kırdan yeni gelenlerin de katılımıyla giderek büyüyor. Biz bu büyümeyi şehirlerin merkezinde asayişin giderek kaybedilmesi olarak görüyoruz (şimdilik). IMF temsilcileri Türkiye’ye gelip “270 Dolar asgari ücret size fazla, bunu tartışmalısınız” diyecek kadar pervasızlaşabiliyor.
Küreselleşmecilerin ikinci planları ise, Avrupa Birliği müzakereleri denilen komedi. Bu müzakere sürecinde Türkiye’den: ekonomisini tamamen AB sermayesine açması, ulusal ideolojisini, kurtarıcısını, devlet kurumlarını, sanayi altyapısını, gelişme hedeflerini, kimliğini unutması, yerlerine AB müktesebatının ve AB’nin şu anki çıkarlarının öngördüğü unsurların konması isteniyor. Ha bir de AB’nin dış politika hedefleri doğrultusunda yapılması gerekenler var tabii: Ermeni soykırım iddialarını tanı, Ermenistan sınırını aç, Kürt kimliğini eşit kurucu kimlik olarak tanı, isterlerse gitmelerine ses çıkarma, “Türk” lafını öyle ulu-orta ağzına alma, Kıbrıs’ı ver, ulusal güvenlik yapılarını söküp yerlerine bir şey koyma, AB kökenli vakıf, STÖ vb’nin Türkiye’de cirit atmasına ses çıkarma...
"İki takla at, bir de amuda kalk belki elli yıl sonra sana imtiyazlı ortaklık veririz" şeklinde özetlenebilecek bir komedi. Sonuçta AB’nin temsilcileri, “Sizin ofislerinizdeki o Atatürk resimleri yakışmıyor, kaldırın onları!” diyebilecek kadar pervasızlaşabiliyor.
Bütün bunlara sessizce katlanan Türk halkının çilesi biter mi? Bitmez! Küreselleşmecilerin üçüncü planı, Genişletilmiş Orta Doğu projesi çerçevesinde ılımlı İslam modelinin Türkiye’ye yerleştirilmesi. Bu plan Türkiye’nin, yukarıda bahsettiğimiz diğer iki planın uygulanmasında tarifsiz katkılarını esirgemeyen AKP’nin parti-devletine dönüştürülmesini öngörüyor. Yani, zaten AB tarafından terk etmemiz emredilen ulusal ideoloji tamamen ortadan kaldırılacak, yerine ABD ve AB’nın “uygun ılımlılıkta” buldukları (yemek tariflerinde 'kulak memesi kıvamında' diye bir laf vardır, o geliyor aklıma) AKP’nin parti-devleti kurulacak. Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’tan oluşan "altın üçgen kadrosu" Türkiye’yi yönetecek, Abdullah Gül’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni türban yüzüden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde dava eden eşi de Çankaya’ya yerleşecek. Türkiye'yi Müslüman coğrafyanın geri kalanının kaderini paylaşmaktan alıkoyan tüm ilerici unsurlar toplum hayatından bir bir silinecek, Türkiye -Avrupa ve ABD'nin her zaman olmasını istediği gibi- bir Doğu toplumu haline gelecek. Bu proje küreselleşmecilerin içerideki ve dışarıdaki destekçileri tarafından o kadar benimsenmiş ki, İran’la nükleer program pazarlığı yapmaya gelen AB Temsilcisi Javier Solana, “Abdullah Gül'den size şahane Cumhurbaşkanı olur!” diyecek kadar pervasızlaşabiliyor (Merak ediyorum, acaba Fransa'ya gidip Cumhurbaşkanlığı seçimleri hakkında böyle bir yorum yapsaydı ne olurdu?)
İşte tam bu noktada, üç katmerli küreselleşme planının ilk iki unsurunun dört yıldır harekete geçiremediği kitleler, sonunda sokaklara dökülerek haykırıyorlar: “Yaşasın laik, tam bağımsız Türkiye!”
Sormak lazım, “Tam olarak neyi bekliyordunuz?”
Bugün Türkiye’de olan şeyin adı “Al devrim”dir. Eski Sovyet toprakları ve Orta Doğu’da küreselleşmecilerin “Turuncu Devrim”leri olurken, emperyalizme karşı ilk başarılı Bağımsızlık Savaşı’nı veren Türk halkı, “yeter!” demiştir. Sokaklara dökülen halkın hissiyatı, Arjantin’de ve Bolivya’da “El pueblo unido, jamás será vencido!” diye, Venezuella’da “Viva Venezuela mi patria querida/ quién la libertó mi hermano/ fue Simón Bolívar” diye bağıran halklarla aynıdır. Bunu demokrasi düşmanlığı, faşizm ya da militarizm olarak yorumlamak için, insanın ya doğrudan küreselleşme projesinin tüm ayaklarında çıkarı olması, ya bizatihi bu projeyi yürütenlerden maaş alması, ya da bazı aydınlarımız gibi “Arnavut inadı” sahibi “Die Hard Liberal” olması gerekir. Aklını ve sağduyusu yitirmemiş olanlar içinse, resim ortadadır.
Yazan: Mehmet Ali TUĞTAN on Nisan 30,2007
|