DİKKATİNİZİ çekmiş olmalıdır: Bizim toplum kendisi hakkında dıştan, yabancı ülkelerden yapılan değerlendirmelere aşırı önem veriyor.
"İngiltere'nin, Fransa'nın, Almanya'nın, Amerika'nın, hatta İtalya, İspanya gibi ülkelerin gazeteleri ne yazdı? Filanca yabancı televizyon kanalı nasıl verdi? Avrupa Birliği'nin önemli kişisi Mösyö Fişfirik neler söyledi?"
Dahası var; o değerlendirmeler üstelik yalnız İstanbul'da oturan, Ankara'yı hiç bilmeyen muhabirlerce verilip yorumlanan haberlere dayandırılmakta. Kimse o muhabirlerin burada ne kadardır yaşadığını, olup biteni anlayacak kadar Türkçe bilip bilmediğini, bu ülkenin ve toplumun tarihine ne ölçüde aşina olduğunu da sorgulamaz. Var mı yok mu, yabancının görüşü.
Son mitingler ya da cumhurbaşkanı seçimi dolayısıyla bu tutumun sayısız örneklerine yine rastlamaya başladık.
İşin kötüsü, dıştan değerlendirmelere verilen bu aşırı önem içteki değerlendirmeleri de etkilemekte, insanlarımız kendi düşüncelerini oluşturmak yerine yerli medyanın da yansıttığı bu dış düşünce odaklarınca varılan yorumları ve sonuçları benimseyerek, büsbütün şaşkınlaşmakta.
Aslında, özellikle bu açıdan üzerinde dikkatle durulması gereken bir durum söz konusudur. Niçin böyle oluyor?
Tanzimat'tan beri gelen aşırı bir idealleştirmenin, Batı'da ne varsa hepsini doğru, geçerli, iyi sayan bir hayranlığın, her şeyi bu ölçüte göre değerlendirmenin etkisi mi? Toplumu büyük çoğunluğundan önce Batılılaşan bir "seçkinler" tabakasının kendi seçkinliğini bu oluşumuna dayandırmasının, yapılan her değerlendirmede arkasına o dünyayı almak isteyişinin sonucu mu?
Yoksa bir genel aşağılık duygusundan gelen bir eziklik mi?
Böyle bir durumun siyasal yaşamı ve dolayısıyla toplumla devletin ortak yazgısını nasıl etkilediğini daha fazla açıklamaya gerek var mı?
Şu sırada ordu-siyaset ilişkisi konusunda söylenip yazılanlara bakın: Batı'nın kendi deneyimi, ölçütleri ve düşünce oluşumuyla vardığı bir düstur, neredeyse evrensel bir ilke olarak değerlendirilip bu ülke açısından son derece ters ve zararlı bir hükme varılmakta: Neymiş, bu Cumhuriyetteki "gidişat" üzerinde söz söylemek "seçilmişler" in hakkıymış, atanmışlara ve hele askerlere düşen susup gözlerini kapayarak kendi işlerini yapmakmış. Sanki bu Cumhuriyetin kurulmasını sağlayan, onun bağımsızlığını başlangıçta kanıyla kazandırıp şimdi koruyan bu asker değilmiş gibi.
Sanki bu Cumhuriyet, Meclis'inden temel ilkelerine kadar her şeyiyle bu askerin başkomutanınca kurulmamış gibi.
Elin gazetecisi ya da televizyoncusu bunları ne bilir? Bu halkın askerine nasıl ve niçin güvendiğinden ne ölçüde haberdardır? Asker, onların bu bölgedeki çıkarlarına bekçilik ettiği zaman var, başka zaman yok, öyle mi?
Yazan: Mümtaz SOYSAL |